| Kategorilerim |
|
|
| Son Yazılarım |
|
|
| |
| |
| |
| |
| Arkadaşlarım |
|
|
|
| |
| |
| |
26/9/2009
Buradayım. Tam da olduğum yerde. Tam da nerede olduğumu bildiğim, nereden baktığımı bildiğim ama bakarken hesaplamadığım yerdeyim. Buradayım…. Ilık bir rüzgar esiyor sokakta ve yağmur başlayacak birazdan ve belki saçlarım(ız) ıslanacak bilinmez mesafelerde. Buradan bakacağım yağmura ve belki de buradan koşacağım yağmurda ıslanmaya. Islanmaktan korkmuyorum, yağmurda koşmaktan, düşmekten, nemden ya da kasavetten de korkmuyorum. Öylesine öylesine yağıyorki yağmur bugün ve sadece sokakları ıslatıyor, çimenleri, çiçekleri, böcekleri ve benim tenimi. Kalbim gülümsüyor yağmura buradan çünkü o artık biliyor kendi çatısının altında korunduğunu. Bir kaplumbağa misali evini sırtında taşımaktan farklı bir şey bu. Aslında bu sırtında taşıdığın her şeyi öylece savurup atmak gibi bir şey. Benden olan kalacaktı burada; ben gibi, benimle… Buradayım… Bundan daha gerçek bir şey var mı ki hayatta?
17/9/2009

Sonbahar aşkın mevsimidir aslında. Yeni şiirler yazmak değil de yazılan şiirleri okuyup anlama zamanıdır…. Yaz aşkları hep anlatılır durur efsane gibi bitmez tükenmez sayılarda ama sonbahar geldimi alıp başını giderler. Sonbahar gerçekliğe dönmektir, gelir geçer duygulardan sıyrılmak, gelip geçen aşklardan uzaklaşmak ve kendine doğru yola çıkma vaktidir.
Doğayı fark etme zamanıdır sonbahar. Etrafına bakma ve görmek ağaçları, denizin kokusunu duyma, yağmurun hüznünü yaşama, rüzgarda sevdiklerine tutunma, üşüme ve ısınmak için dostça kollar arasına sığınma vaktidir.
Göçmen kuşlar alıp başını gitti diye şiirler yazılır türküler söylenir bu mevsimde, aslında kuşları kimse düşünmez yine bu mevsimde.. Ne nereye gittiklerini ne de nasıl uçtuklarını, yolda kaçının sürüyü takip edemeden takılıp kaldığını bilinmezliklere… Ama yine de yazılır, çizilir ve söylenir hep… ’Göçen kuşlar’ Aslında bu kendi yaşantımızdan göçüp giden duygulara, yollara, özlemlere duyulan bir ağıttır ve nedense bunu bize kuşlar anlatabilir sadece ve onların ardından bakarken sessizce bir ifade bulur kelimelerde… Neler vardı hayatımda, neler yoktu... Burda mısın, yanımda mısın, üşüyorum, ısıtır mısın soruları… Cevaplar; sonsuzca, neyi istersen onu çekip alıyorsun aralarından….
Sonbaharda memleketimin ormanları konuşur sanki. Hiç gittiniz mi bilmem ama Karadeniz’de orman bir başka yaşar sonbaharı; renklenir çoşar … Sarı’nın binlerce tonunu, binlerce sesini duyarsınız ormanlardan, çoşkuyu da, aşkı da, hüznü de, yokluğu da, yaşamayı da… Ormanın içine dalıp kaybolmak isterdim bazen bu konuşan renklerin ülkesinde bir olmak tutunmak düşen bir yaprağa ve uçmak ordan oraya sonrası mı, hepimizin bir sonu yok mu aslında… Yaprağa ağıt yakmak niye….
10/8/2009
Henüz tanışılmamış, dokunulmamış ne çok his vardı yaşamda. Sükunet içerisinde hislerinin seni sarmalamasına izin vermek, sadece orada durup hissetmek bir başka şeymiş ki bu başkalığı onu öylece deneyimlediğinde anlayabiliyordun. Akışa bırakmak, karışmadan bulanmak akmaktı ancak bunun anlamını bilebilmek için akmayı öğrenmek gerekti. Akmanın kelime anlamını öğrenmek değildi bu, akma eyleminin kendisiydi. Bu sadece bir gün öylece aktığını gördüğünde anlaşılabilir oluyordu. Akarken kendini ve akışı izleme şansı bulmak teslimiyetin derin gücünü ve belki de anlamını sunuyordu insana. Her şeye rağmen, her şeyle, hiçbir şeyden vazgeçmeden ancak hiçbir şeye de bağlı kalmadan, bir neden olmaksızın, bir beklenti olmaksızın, sonunu kestirmeye çalışmaksızın, yarını düşünmeksizin. Çünkü yaşam bugündeydi ve bugüne teslim olduğunda tüm geçmiş ve gelecek de sana teslim oluyordu. Bir bütünün içinde akmak ve de bütünün içinde akmasına izin vermek. Böyle bir şeymiş. Artık biliyorum. Birlikte uyanılmayacak bir sabahın gecesinin içinden akıp gitmesi ve o gecenin içinde akıp gitmek öylece…. Işıklarla dolduruyordu sabahları. Gecenin kendisi karanlıktı zira akışın içinde hiç gölge yoktu, gecenin içinden geçmesini bilmeden, gecenin karanlığına teslim olmadan, sabahı ve sabahı nelerin beklediğini düşünmeden doğacak güne akmayı, doğacak günde akmanın ne demek olduğunu bilemiyordun. Güne doğru yol almaktı teslimiyet, kendine doğru yaşamaktı ve kendinde olanı. Yine rehberin olarak seçmekti ve sadece hissetmek. Hislerini kucaklayabilmek ve onlarla birlikte akabilme cesaretine sahip olmak ki bu da kendi dışındakileri şekillendirmeye çalışma arzusunu kenara bırakabilmekti. Öylece karışabilmekti kendinden olana ve öylece akmak…
5/5/2009
Canına kıyamazsın alıp nereye koyacağını nasıl sarmalayacağını bilemezsin ve öylece nadide bir yer bulursun, canım dersin ya sanki artık onun canı değildir de senin canındır o can. İşte hal böyleyken hiç ummadığın bir zamanda biri eline bir neşter tutuşturur ve işte bu canın içindir der ve ekler sen vuracaksın neşteri artık sana geldi bu görev. Öylece kalıverirsin orda, ne yapacağını bilemezsin. Canının canını yakacaksın ve de canın yanacaktır. Elindeki neşteri ne kadar derine saplarsan yarayı okadar çok temizleyeceksin. Şimdi kara kara düşünme zamanıdır. Canının canını yakacak mısın yoksa canından öteye atacak mısın? Can yaksan da öteye gitmeyecek midir, ya da yakmasan ve direk öteye atsan bu canı. Bu can kendi bedeninde bir can değil midir? Ve de eğer bu habis tümör onun bedeninde ve neşter de senin elinde ise ve başka da kimseler yoksa bu artık senin görevin olmamış mıdır? Şüphesiz neşteri vuracaksın, yakacaksın bu canı ve yakacaksın canını. Can uyandığında acısını hafifletmek için sana sarılacak mıdır yoksa ona bu acıyı yaşattığın için senden kaçacak mıdır? Bunu bilemeyeceksin hiç o neşteri vurmadan. Bu can onun canıdır ve kendisi seçecektir ne yapacağını. Sen de canım dediğin için ne yaparsa yapsın ona öylece destek olacaksın. Elinde neşterle eğer yine bir tümör olursa ben buradayım diyeceksin. Can sana bir neşter attım ben zira başka çarem yoktu, elime tutuşturulmuştu çoktan bu neşter ve bu habis tümör de gelip yerleşmişti senin canına. Şimdi bak bakalım bu tümör olmadan canın ne ister. Canını çok mu yakmıştır bu neşter, yüreğinin ortasında bu tümörü biliyordun ve dokunamıyormuydundun acaba? Yoksa şimdi ordan çıkartıldı diye mutlu musun? Can sana soramam bunu, can ben hiç bilemem bunu. Bildiğim bir şey var benim sadece. Canımın canını acıtmak çooook acı veriyordu.
20/3/2009
 Deniz fenerinden denize bakmak, çıkmak o denizi en tepeden gören noktaya ve uçsuz bucaksız denize dalmak aydınlığınla.
Önce fenerin bahçesinde dolaştım ve aşağıya doğru uzanan kayalıklara takıldı gözüm, sanki deniz her an ayaklarımızın dibine çıkma arzusuyla kıpırdıyordu ve dik kayalıklar sıkı bir duvar oluşturmuştu mavi enginliğin önünde. Sonsuzluk bir an gelip de bir kayaya çarpabilir mi? O kaya mı oyulur, aşınır zamanla sonsuzluğun kollarında, yoksa kayalar mı ket vurur sonsuzluğun arsızlığına? Benim denizlerim engin içimde, renk renk, dalga dalga, kıpırtısız bir örtü kimi zaman, yaşayan bir deniz varolan. Sonsuzluğun hesabı yok benim denizimde, zira varlığını sorgulama gereği duymuyor. Sonsuzluğu düşünmek anı kaçırmak gibidir, her kaçırdığın an gerçek bir sonsuzluktur aslında ve bir daha geri gelmeyecektir. Varlığını yaşamak coşkuya kapılmaktır, kendi içinde yaşatmak girdapları, katıp karıştırmak birbirine tüm zıt akıntıları ve rüzgarın sesini dinlemek ve esnemek rüzgarın hızıyla; kimi zaman aheste, kimi zaman dalga dalga hırçınlıkla…
Varlığını uzatmak boylu boyunca kendine doğru, kendi sınırlarını koyarak bilinçsizce ve bir kayalığa gelip dayandığında yanıbaşına serilip uzanmaktır kayalıkların. İçine sığamadığın zamanlarda taşmak kayalıklara doğru, sürtünmek, aşındırmak belki de iz bırakmak içindeki fırtınaları göstermek için, ıslatmak kayalıkları yosunlara yeni hayat alanları oluşturmak ve kuzeyin varlığını da katmak için enginliğine. Gece olunca, fenerden denize yoğun bir ışık seli akar, aydınlatır gecenin gizemli buluşmasını denizin üstünde. Deniz esner tekrar ve yer açar üstünde ışığın varlığına. Kayalıklar mı? Onlar gecenin karanlığında sarılırlar denizle birbirine kucaklaşır bir bütün olurlar. Yalnız kendileri bilir bu zifiri karanlıkta nerede başlayıp nerede bittiklerini; gizli bir anlaşma gibi varoluşlar kendi içlerinde.
Bugün Anadolu fenerinde dolaştım, oturup denize baktım ve daldım varoluş düşüncelerinin derinliklerine…
25/2/2009
İki uyku arasında oluvermişti her şey. Ben daha yeni gözlerimi açmış yaşamı hülyalı bakışlar arasında algılamaya çalışırken, yaşam tüm hoyratlığıyla bir sonraki geceye doğru ilerlemekteydi bile. Öyle uzun yoculuklardı ki bu günübirlik seyahatler, neyin ardına; kimin ardına takılırsan takıl çözmekte zorlanıyordun. Öyle en derin düşlerin içinden çıkıvermiş gibi duran silüetler boktan izler bırakıyordu ardında, bok gibi kokular hatta. Her yolculuk uzundu kendi içinde, her yolculuk bir başka geceydi henüz gelmemiş geceye açılan; çünkü yollar uzayıp bir yerlere varamıyordu. Karanlıklar kesiyordu yolları ve karanlıkların ağırlığı, yoğunluğu, derinliği günü öylece örtmeye çalışıyordu. Sonra güne dönmek istiyordu insan tekrar aydınlığa, yola, ışığa ve her seferinde kendine doğru çıkıyordu adresler. Onlarca adres vardı listelenen, birikmiş, yığılmış ve öylece istiflenmiş. Şöyle bir harmanlayınca bu adresleri tümünde yazılan tek bir adres vardı ve o da kendi iç dünyasıydı insanın. Nasıl bir paradoks ki bu böyle: Kendine rağmen, kendinle ve kendin için bir yerlere bir şeylere temas ediyorsun, açılıyorsun, esniyorsun, sarıyor ve de sarmalıyorsun. Daha çok daha da çok tanışmalar oluyor ve bir tanıdık yığını oluşuyor öylece karşında. Sonra şöyle dönüp bir kendine bakmak istiyorsun ki; gördüğün şey ise zaten hep kendinde olduğun. Ne kadar çırpınırsan çırpın, ne kadar debelenirsen debelen ve ne çok kişiye ya da şeye temas edersen et, sadece kendine dokunabiliyordun. Ve aslında kendine dokunabildiğin anda ve bu dokunmayı hissedebildiğin anda yaşıyordun. Gerisi mi? Yoktu, gölgeydi, karanlıktı kimi zaman… Beraber aynı yolda olmaktan bahseder dururuz hep; nasıl olacak bu birlikte olmalar aynı yolda olmalar. Hadi diyelim ki en fazla yana yana yürüdük ama yanyana iki ayrı yolda; zira yanyana olmak aynı yolda olmayı sağlayamıyordu. Birinin ayak izlerinin üzerinde ve sadece onlara basarak bir diğerinin yürümesi mümkün müdür ki yaşamda. Bu mümkün değilse hangi kul aynı yolu yürüyordu ki… Herkes kendi yolundaydı ve yaşamak da buydu belki de… Kendi yolunda, kendine rağmen, kendine doğru yol almak; belki de buydu birlikte yürümeye yaklaştıracak şey. İçerdeki öz aynıydı aslında, içerdeki özün yolu netti ve apaçık belliydi, onu o yoldan şaşırtmak da mümkün değildi. Öz biliyordu, öz seziyordu da surete bunu yansıtmak pek de kolay değildi. Bir doğum sabahına açmıştım gözlerimi ve bir ölüm gecesine doğru ilerliyordum yaptığım tek şey buydu aslında. Yoksa her sabah uyanıp o geceye dek yaşadığım günler neredeydi? Ömür dediğin bir gündü, o da iki uyku arasındaki bugündü…
31/1/2009
İçimde yılların sulhu var sanki; her şey, her an, herkes öyle bir sulha ermişler ki sükunet var her yerde. Oysa her şey her zamanki gibi doludizgin yaşanıyordu. Kayıplar da vardı, kazanımlar da, vazgeçmeler ve ardından gülümseyebilmeler, aralıktı kapılar ardından gelebileceklere, çıkmak isteyenlere… Her şey yerli yerindeydi yani, hayat gibi… İçimdeki bu sükuneti sevdim çokca ve aslında çok şeyler vardı içinde. Kederi de yaşıyordu, ufak ufak kırılmalar da olmuştu, özlüyordu ve bazı küçük şeylere kızmayı da geçiriyordu aklından, geceyarılarına dek çalışmak da keyifliydi, bugün kaçamak yapacağım yarına kalsın demek de, şöyle içten bir kahkaha ve daha bir çok küçük şey… Küçük şeyler küçük olarak kalıyor asla içimde bir yerlerde büyümüyordu. Büyüyen içimdeki kız çocuğuydu. O çocuksu çoşkum her an varolmaya devam etse de bu kız büyümüştü artık. Dünlerde tırmalayacağı didikleyeceği pek bir şey kalmamıştı artık, geriye doğru değil de hep ileriye doğru adımları vardı ve hatta adım atmak, durmak, koşmak, düşmek, dalmak gibi kaygıları yoktu. Bu kız kendi sükunetinin ortasında öylece yaşıyordu… Bu kızın çok sevdiği bir kelime vardı, birden onu hatırladı yazarken… Hadi… Hadi… Hadi…. Yaşa… Hayat… Senin…. Hayatın…
25/12/2008
Hangi gün alıp başımı öylece bir yolculuğa çıksam ve de kendime dair sözlerin ardında olsam, yine kendimde bulurum kendimi. Biliyorum ben hep ordaydım, kendimde ve kendimleydim; ara ara bir parçam çıkıp alemi seyrederdi usul usul ki bakardı ki alem seyreylermiş beni… Kim kime bakacakmış, kim kime bakadurmuş; peki ya gören var mıymış? Görebilmek elbet yanındakini, farkına varmak ve farklılığını kabul etmek. Ayrı bir duruş ve ayrı bir varoluşa tanıklık etmekti elbet bu yanyana duruşlar; yoksa iç içe geçip kaynaşmalara ya da için içinde kaybolmalara durmak değildi.
Bir gün öyle yaralı bir kuşun yanında bulur kendini insan durur ve yardım etmek ister o yaralı kuşa. Kanadını sarar, karnını doyurur ve sonra kuş gözünü açar ve öylece gözünün içine bakar ona yardım edenin. Sonra yardım eden bakar ki yardım ettiği o yaralı kuş değildi aslında kendi kanadıydı onarmaya çalıştığı, kendisiydi artık biraz daha uçabilir hisseden kendini. Yaralı kuş öylece teslim etmeseydi kendini ona yardım edene; ya da yardım eden o yaralı kuşun yanında kalıp ona yardım etmeyi seçmeseydi; ikisi de kanadı kırık dolaşacaktı. İkisi de uçmaya biraz daha uzak, kendini onarmaya, kendi gözlerine bakmaya, öylece birine teslim olmaya ve öylece birini yanına almaya hep bir adım daha uzak kalacaktı. Zordu oysa insanın ben yaralıyım demesi; ölüyorum derdi de insan en çok, yaralıyım demezdi. Oysa hangimiz yarasızdık ki yaşamda, hangimizde izler yoktu yaşama dair ve hangimiz akça pakça hiçbir yere ya da hiç kimseye temas etmeden ilerliyorduk. Peki ya temas etmeden ilerliyor olsaydık, yaşanmış bir yaşam olacak mıydı? Yaralanmayı göze alamasak ve de mevcut yaralarımızın onarılması için birilerine teslim olamasak ve de kendi yaralarımızı onarmaktan uzak olsak; yaşantımız dediğimiz şey nasıl bir şey olacaktı?
|
| |
|
|
| Hakkımda |
|
|
| |
|
| Bağlantılarım |
|
|
| Template by |
|
|