<$BlogMetaData$>



Dilden dile uzak olan, gönülden gönüle yakın olur... >

 

 

Kategorilerim
 
Son Yazılarım
  • <%RecentEntryTitle%>
 
 
 
 
Arkadaşlarım
 
 
 

24/5/2009

An'lar, İz'ler ve UYANIŞ

h1

Boğazın sanki hiç sonu gelmeyecekmişcesine öylece Istanbul’un kalbinin ortasından akıp gitmesi hep ilgimi çekmiştir. Yaşam yolcuğunun en belirgin örneğidir sanki Istanbul’u yaşayanlara… Şıkışık zamanlarda, sıkışık mekanlardan kendimizi ayrıştırma, yetişme, yakalama ve bazen geçme güdülerine hep ipleri teslim ettiğimiz hızlı hareket ettiren bir şehir ve bu tempoda sürekli hızlanan bir girdabın ahengine kapılmışcasına aynı dairelerin etrafından dönerek birbirine eşlik eden İstanbullular…

 

Yaşamın öylece uluorta uzandığını gösteren bir işaret gibidir boğaz, zamansız, durumsuz, öylece orada, yaşamlarımızın orta yerinde tüm göz alıcı duruşu ile, durun diyen. Yaşam öylece duruyordu ve hiçbir telaşı ya da yarışı yoktu, başı da sonu da; nicel değildi aslında, görebildiğin, bilebildiğin, hatırladığın kadarıyla vardı. Öylece kıvrımlar halinde uzanıyordu…

 

Uzun yıllar deniz yoluyla geçtim boğazı günde iki kez… Sabahları bir uyanıştı boğazın suları, aydınlanma… Sanki denizin üstünden gitmiyordum da her sabah en derinlerine dalıyordum denizin. Boğazın derinliklerini Orhan Pamuk Kara Kitap’ta o denli canlandırarak ve denizin dibindeki her bir canlı cansız varlığı dillendirerek anlatmıştır ki, hep o cümleler canlanır içimde. Bazılarını birebir hatırlamıyorum ama o duyguları hatırlıyorum tıpkı yaşam gibi, yaşamdan kalan anılar ve duygulardı gerçek olanlar, boğazın derinlikleri de sonsuz bir gerçeklikti benim için. Kendi derinliklerime doğru yol almamda bana ışık tutan bir gerçeklik.

 

Akşamları dönüş yolculukları mevsime göre farklılık gösterirdi. Eğer mevsim kışsa ve soğuk, yağmurlu günlerde teknenin içine doluşmuşsak, o zamanlarda boğazla temas kuramıyorum, üzerinde, yanında ya da içinde olamıyordum. Boğazı geçiyordum sadece, hayatı hep geçtiğimiz gibi….

 

Eğer bahar zamanıysa, boğazda gün batımını yakalamak büyük bir ayrıcalıktı. Hayatın bir kaynağının içindesin, diğer yönünü de takiptesin. Doğumun ve sonluluğun bir işareti gibiydi ve sen nefes alabiliyordun bu işaretler içinde. Üstelik de en temiz yerinden, yaşamın sembolik kaynağı olan boğazdan.

 

Bir gece yine öyle bir bahar karanlığında eve dönüş yolundaydım, motorda. Kalabalıktık, herkes birbiriyle sohbet ediyordu ve ben öylece boğaza bakıyordum, bir de kendime…

 

Derken ani bir hareket oldu sanki, boğazın baktığım tam ters yönünü görüyordum. Ne oluyor böyle derken teknenin kendi etrafında hızlıca döndüğünü fark ettim. Dört tur attık kendi etrafımızda.

Bir sorun var bu çok netti ama önemli değildi, nasılsa çözerlerdi.

Derken bir gemi düdüğünün öttüğünü duydum, giderek hızlanıyordu ses ve yakınlaşıyordu da.

Tekne ise öylece kıpırtısız duruyordu. Boğaz karanlıktı ve hiçbir şey görünmüyordu, derken insanların arka çıkışa doğru koştuğunu gördüm ve derken üstümüze doğru süren koca yük gemisinin cılız ışığını, öylece üstümüze geliyordu…

 

O an sadece kızımı düşündüm.

Kızım…

Diye sızladı içim, henüz çok küçüktü…

Bensiz yaşamın güzel olsun, sen başarırırsın tatlı kızım…

 

Derken geminin yavaş yavaş, boğazı yatay kesecek bir hatta dönmeye çalıştığını fark ettim ve koca gemi, hızlıca sadece 100 m mesafeden yanıbaşımızdan dönüp geçebilmişti.

 

Tekrar hayata dönüş…

 

Hayat bu kadardı aslında, İstanbul boğazında yaşadığın, hissettiğin an ve orada soluduğun nefes.  Sahip olduğumuz tek şey buydu yaşamda.

 

Küçük kızım, ona sahip değildim, o da bana sahip değildi maalesef, hepimiz bireysel yaşantılarımızda tektik. Yaşamlarımızın kesiştiği yerler vardı, birbirimizi doldurduğumuz, sınırlarımızı esnettiğimiz yerler ve bıraktığımız izler. Yaşam bir izler zincirinden ibaretti belki de…

 

Nedense bizler bunu bir sahip olma ve bir mülkiyet ile eşleştirmeye çalışıyoruz. Kızım var, eşim var, evim var, köpeğim var… Benimsin, seninim, hep bir mülkiyet, aidiyet demiyorum o başka bir boyut, mülkiyet ile yan yana konulamaz bir boyut.

 

Bunu böyle bir gemi çarpmadan az evvel, gemi çarpma tehlikesi geçtikten hemen sonra yaşıyoruz, oysa yaşam koca bir gemi gibi her an üzerimize sürmüyor mu?

 

1/10/2007

yaşam

h1

 

 

Bugün Büyükada’daydık ma-aile ve de yakın arkadaşlarımız ailece…

 

Faytona oturur oturmaz yüz kaslarımız gevşeyiverdi hemen ve kocaman gülümsemeler kapladı yüzümüzü… Çocukluğumdan beri hep gözlemlerim; faytona binen herkesin yüzünde hep kocaman gülümsemeler, hülyalı bakışlar yaşama faytondan keyifle.  Her adaya gidişimde sürekli faytona binen kişilerin yüzlerini incelerim ve hala hiç rastlamadım faytonda gülümsemeyene…. Bir sihir gibi havada uçuşan gülümseyen insanlar ard arda ilerlerken…

 

Tebessüme hasretse yüzünüz adada bir fayton gezisi bekliyor sizi, sarıp sarmalamak, ılıman havasıyla ve esnetmek yaşama dair bakışları ve bu bakışların yüzünüzdeki yansımalarını.

 

Sabah biz erken çıktık yola, arkadaşlar daha sonra geleceklerdi ama tam tekneye binmişken telefon; şimdi çıktık geliyoruz. Hemen yetişmeye çalışın yarım saat var daha teknenin kalkmasına… Ve, teknenin motorları tam çalışmışken karşıdan göründü arkadaşlar koşarak gelirken. Selin’in en sevdiği arkadaşlarından Melis hem koşuyor hem de Selin’e el sallıyordu… Selin’de çılgınlar gibi, el sallayıp, teknede zıplarken; arkadaşım, arkadaşım, diye çığlık atıyordu ve ardından kendine özgü dansları arkadaşı gelene dek ve teknede herkeste kahkahalar.

 

Evet Melis geldi; teknede… Arkadaşım dediler aynı anda ve sarıldılar… Biz de sarıldık arkadaşlarımızla…. Nasıl güzeldi hayatı paylaşmak, sevgiyi paylaşmak….

 

Adada keyifli bir geziden sonra akşam bizde balık yiyelim dedik hep beraber, herkes bir şey hazırladı ama Alpay ve ben iki ayrı salata hazırladık; tokuşturalım dedik. Sonunda kalan salata olursa o kaybeder dedik ama hiç biri kalmadı; silip süpürdük…

Ne keyifli yemekti…

 

Masayı toplayıp kahveler hazırlanırken eski plakları döküverdik masanın üstüne, kimler yoktu ki; hepsine şöyle bir göz gezdirdik ama bu akşam başlamayalım dedik, yarın hafta başı, başka bir güne sakladık plakları dinlemeyi…

 

Şimdi güzel kızım Selin içeride uyuyor ve yarın okula başlayacak. Ben de yarın onu okula bırakıp kendi okuluma ders seçmeye gideceğim. Kızımla beraber okula gitme fikri heyecanlandırdı beni… Hep hayalini kurduğum, ama hep ertelediğim bir okuldu ve şimdi kızım okula giderken ben de kendi okuluma gidecektim… Bir başka heyecandı bu, yarın iki öğrenci hazırlanıp çıkacaktık evden anne - kız…

 

Yaşam bir armağandır insana ve yavaş yavaş açılır bu armağan, her hamlede bir tarafı açılır paketin ve sonu gelmez eğer düş kurmaya devam edersen… Ben hala düşlerimle yaşıyorum ve açacak daha çok kıvrımlar var yaşamımda ve hiç durmadan kurcalıyorum bu paketi…  Bitmeyen bir armağan elimde, tükenmeyen, her açtığım kutunun içinden hep daha büyük paketlerle bana sürpriz yapan sihirli bir armağan….

 

20/9/2007

Benim Camim

h1

 

 

Çiçek kızım Selin’le bir gün yolda giderken yüksekçe minareleri olan bir cami ilgisini çekti ve aaa anne şato, dedi. İçine girelim mi, kostümler ve tiyatro var mı içinde, diye sordu.

 

Nasıl bir hayal gücü; daha önce öğrendiği bilgiler içerisinde minareye en benzer şey şato oluyordu ve o çok heyecanlıydı. Şimdi bu içi cafcaflı şato hayalini bozmadan nasıl camiyi en iyi ve en çekici şekilde sunup anlatabilirim kızıma diye düşündüm.

 

O bir cami dedim, içinde çok güzel rengarenk çiniler var, duvarları resim tabloları gibi. İstediğimiz zaman içine girebiliriz, istediğimz kadar orda kalabiliriz.  Bu camileri çok bilgili mimarlar tasarlıyor. Sultanahmet’te bir Mavi Cami’var, Mimar Sinan’ın yaptığı bir cami. Mimar Sinan Osmanlı döneminde yaşamış çok önemli bir sanatçı.

 

‘Sanatçı mı, ben sanatçıları çok severim’ dedi. Kostüm de giyiyor mu, orda atlar var mı, biz de gidince kostüm giyecek miyiz?  Hemen gidelim anne, dedi.

 

Eski zamanda atlar vardı, herkes atla dolaşırdı, padişahlar kostüm giyerdi ve herkesin değişik giysileri vardı ama şimdi yok canım… Biz oraya gidip dua edeceğiz. Sen neyin olmasını istiyorsan onun için dua edeceksin ve gerçekleşecek.

 

Tamam anne kedi köpek istediğimi söyleyeceğim.

 

Bu konuşmanın üstünden birkaç hafta geçti ve evimizin yakınlarında küçücük ama minaresi mavi olan camiyi her gördüğünde işte anne ben o mavi camiye gitmek istiyorum dedi.

 

Bir gün yine Altunizade’de bir cami gördü ve artık beklemeyeceğim bu camiye gidelim dedi ancak park etme olanağımız yoktu ve kendi mahallemizdeki camiye gidelim dedim.

 

Kıyafetim cami için ne kadar uygundu bilmiyorum, pantolon tişort, hafif bir göğüs dekoltesi ve yanımda eşarp da yok ama yapacak bir şey yok şansımızı deneyeceğiz.

 

Cami kapısında oturan yaşlı amcalar vardı ve selam verip kızıma camiyi göstermek istediğimi ve camiyi gezip gezemeyeceğimizi sordum; buyurun girin dediler. İçeri girdik daha girer girmez Selin bayıldı ama burası henüz koridordu ve iki yanda iki ayrı bölüm daha vardı. Ancak esas namaz bölümü kapalıydı.

 

Dışarı çıktık, içeriyi açıp açamayacaklarını sordum. Amcalar, imam yok namaz vakti gelir dediler ama siz bekleyemezsiniz o kadar bir dakika ben bakayım dedi ve ortadan kayboldu biri.

 

5 dakika sonra imam gelmişti ve ben biraz çekinerek başörtüm de yok yanımda dedim. Önemli değil siz buyurun dedi. Kapıyı açtı.

 

Mahallemde ne güzel bir cami varmış. O mavi seramikler muhteşemdi, tavanlar, kocaman avize…. Selin, anne’cim burası çok güzel bir yer dedi. Ben şimdi dua edebilir miyim?

Evet dedim ve oturduk beraber. Allah’tan kedi ve köpek istedi ve onları bakmasına izin vereceğimiz tek ortam olan bahçeli bir ev… Sonra yine anlamsız kelimelerle bir süre daha dua etti. Üst kata çıktık, her yere baktık. Burada biraz koşup oynamak istiyorum anne burası çok güzel dedi. Olur kızım dedim. Yarım saat boyunca koşturdu ve inanılmaz mutlu oldu. Dinimiz ile ilk tanışması oldukça keyifli geçti ve hep olmasını istediğim bir başlangıçtı bu.

 

En yakın arkadaşım bir Almanla evli ve şu anda ilkokulda olan çocuklarına her iki dini de öğretiyorlar ve kendi seçimine bırakacaklar sonrasında. Bir gün sohbet ederken, o kadar üzülüyorum ki, Hıristiyanlıkta dini o kadar güzel, o kadar sevdirerek anlatıyorlar, din derslerinde resim çizip masal anlatıyorlar ve bu öğrendiklerini hiç unutmayacak. Tüm bunların yanında kendi dinimizi sevdirecek, bir çocuğun içine girmek istediği bir dünya haline nasıl sokup da öğreteceğimi bilmiyorum. Çünkü ben hep günahlar ve yasaklar kısmını biliyorum. Keşke benim de anlatacak güzel şeylerim olabilseydi dedi.

 

Aslında o kadar güzelliklerle dolu olan dinimiz, bize o kadar eksik ve tersten öğretiliyor ki. Günah işlersen cehenneme gidersin. Halbuki oraya gelene kadar, iyi insan olmak, dinimizdeki paylaşımlar, insana verilen değer, bunları hiç konuşamaz olduk. Sanki Allah bizden sadece ibadet etmemizi beklermiş gibi. Oysa onun bu ibadetlere hiç ihtiyacı yok. Hepsi bizim birer iyi insan olmamız için gösterilen güzel yollar…

 

Ama kaç kişi dinimizi bu şekilde algılıyor acaba? 

 

 

 

2/8/2007

Gizli Bahçe

h1

 

Gizli Bahçe

 

Bugün yolum bir gizli bahçeden geçti… Yıllardır yerini bildiğim ama hiç kapısına bile yaklaşmadığım bir bahçe.

 

Bazen bir rüya gibi gelir, bir an ve kararsız bir ışık seli gibi akar o an, bazen de rüyanın içinden fışkırır zaman ve daha önce görmeye cesaret edemediğimiz gerçek dünyaları önümüze sunar. Bugün öyle bir zaman geldi ve yerleşti hayatımın bir köşesine.

 

Gizli bir bahçe kapısından içeri girdim, oldukça mütevazi, oldukça her şeyin yerli yerinde olduğu, akla gelebilecek her konforun tevazu içerisinde sunulduğu bir bahçe kapısı. Bu kapının ardında muhteşem bir bahçe vardı; olabilecek her türlü meyve ağaçları hatta bir ceviz ağacı bile, akla gelecek her türlü mevsim sebzeleri, yakıp kavuran kuraklığa rağmen yemyeşil ve bereketli…

 

Bahçenin köşesi bir veranda gibi düzenlenmişti, tavan üzüm asmaları ile kaplanmıştı ve başımızın üstünden üzümler sarkıyordu. Sade bir sedir, sade birkaç sandalye ve ortada ayağı hafif aksak yuvarlak bir masa; masanın üstünde çiçekli alımlı bir örtü.

 

Bu veranda tarzı köşenin hemen yanından evin ikinci katına merdivenler çıkıyordu. Mermer merdivenlerden yukarı çıkarken bahçeyi tepeden görüyordun ama küçük bir kısmını çünkü esas büyük ve gizli bahçe arkada duruyordu ama ben bunu henüz fark etmemiştim.

 

Merdivenlerin sonunda kapı girişine geldiğinde insan gayri ihtiyari bir geriye bakma arzusu duyuyor ve kafamı geriye çeviriyorum. Olabildiğince bir deniz manzarası; arada bir kaçyüz metre ilerde olan bir evin teras katı hafif bölüyordu denizi ama denizin rengi muhteşemdi.

 

İçeriye giriyorsunuz ve sıcak bir karşılama; ev konuşuyordu…

 

Ev sahibi o sırada meşguldü ve içeriye girmemizi rica edip içerde bir odaya geçmişti ve camlı kapıdan içerisi görünüyordu. Direk içeriye girip yanımdakilere salona geçelim dedim ve önümde duran iki kapıdan sağ tarafta olanına yöneldim ve gerçekten de salon o taraftaydı sanki hep bildiğim hep tanıdığım ve keyif aldığım bir yerdi. Klasik tarzda yine hiçbir eksiği olmayan sade, açık ve ferah bir salondu burası ve bize kendi diliyle hoş geldiniz demişti.

 

Birazdan evin sahibi geldi ve sohbet başladı… Bahçenin büyüsü, manzararın derinliği derken üst kata çıkalım dedi. Üst katta bir oda vardı ve kuzenim orada bilgisayarın başındaydı, öpüştük derken denizin nefes kesen bir başka yüzünü gördüm. Burası öyle güzel planlanmıştı ki deniz tarafındaki duvar sadece cam ile kaplanmıştı, denize arkanı dönmek mümkün değildi, deniz içerdeydi…

  

Sonra gizli bahçe seslendi… Aşağıya indim. Evin ön tarafından gizli bahçeye doğru ilerlemeye başladım. Evin girişinin diğer köşesinde bir açık garaj, bir çalışma ve huzur bulma alanının bir arada yaşadığı bir köşe vardı. Duvarda Atatürk’ün bir resmi vardı. Burası bahçenin bir köşesi idi sadece evin duvarlarının olduğu köşe kapalıydı ve o bölümün üstünü kapamışlardı. Kapalı köşede kırmızı pofuduk bir şezlong vardı. Açık köşede de bir hamak; yere paralel ve oldukça yere yakın bir şekilde asılmış, yastığı minderi üzerinde davetiye kartları gibi duran bir hamak.

 

Ardından göz alabildiğince bir yeşillik… Bu cümle yanıltmasın sizi çok büyük bir bahçeden bahsetmiyorum ama çok büyük bir bahçenin barındırabileceği her türlü düzen, çeşit ve rengi sunan bir bahçe. Küçük küçük yürüyüş yolları vardı ve bu yolların içerisinde her bir bölümde farklı sebzeler vardı, domates, salatalık, patlıcan, biber, fasulye, ısırgan otu ve daha diğer çeşitler… Hepsi bereketliydi ve coşkuluydu.

 

Derken beklediğimiz kişi geldi.

 

Dayım.

 

22 yıldır kendisini görmemiştim. Onu görünce ne hissedeceğimi bilmiyordum, nasıl davranacağımı da…

 

Elimde kahve fincanlarını olduğu bir tepsi ile aşağıya indim ve dayımı gördüm.

 

Elini mi öpsem sarılsam mı diye terddüt ettim.

 

Elini öpeyim mi, öptürmeye başladın mı, dedim.

 

Hayır gel sarılalım, dedi.

 

Ve…

 

Sarıldık..

 

Dayım diye hissetim içimden, o benim dayımdı ve bunca yıl nerelerdeydi?

Ben nerelerdeydim?

 

Uzunca sohbetler ettik ordan burdan geçmiş yaşamlarımızdan konuştuk.

Dayım beş altı yıldır siroz hastasıydı ve pek öyle uzak yerlere gidemiyordu artık.

Yine gelir misiniz dedi…

  

Bir an çoookk erken çocukluğuma gittim. Dedemin köyde bir büyükçe evi vardı. Bir de arazilerinin çok olup köyün çışında olan bir yerde küçük bir çiftlik evi vardı. Çiftlik evinin önünde duvarları çiçekler ve ağaçlardan oluşan, içinde o dönemde nereden bulduğunu bilemediğim yurt dışından getirtilmiş gül çeşitleri ve o zaman ve hala adını bilemediğim çiçek çeşitleri olan, içinde tahta oturma yerleri olan ve üstü üzüm asmaları ile kaplanmış olan bir bahçe geldi aklıma.

 

Erken çocukluğumun en güzel anılarını paylaştığım dedemin özel çalışmaları ile hayat bulmuş bir cennet bahçesi ve benim ilk kez uzakları ve başka dünyaları düşünmeye başladığım bahçe.

 

Dayım dedemin bana hissettirdiği o sevgi dolu bakışları almıştı dedemden. Sevgi dolu ama yormayan, işgal etmeyen, attığı her adımdan sonra bir adım atmanı bekleyen atmak istemiyorsan ısrar etmeyen ama o adımı atmak istiyorsan ihtiyaç duyduğunda elini tutacağını belirten sıcak bakışlarla destekleyen dedem.

 

Hayatta nelerin peşinden koşuyoruz diye düşündüm. Ne için, ne uğruna ne kadar uzaklara soluksuzca…

 

Oysa yanıbaşımızdaki gizli bahçeler… Neden onların kapılarını aralamayı düşünmüyoruz. İçeriye dalmayı ve bu bahçeleri yaşantımızda canlandırmayı…

 

Kaç gizli bahçe vardır böyle yaşantımızda canlamayı bekleyen, kaç gizli bahçe vardır yaşantımızı canlandıracak ? Ben artık bu bahçeleri bulmak için daha dikkatli bakacağım hayatıma…

 

Sizin var mı böyle haberiniz olmayan gizli bahçeleriniz?

 

Ne zaman aralayacaksınız o kapıyı?

 

 

 

 

 
Hakkımda

 
Bağlantılarım
Template by

Free Blogger Templates