An'lar, İz'ler ve UYANIŞ

Boğazın sanki hiç sonu gelmeyecekmişcesine öylece Istanbul’un kalbinin ortasından akıp gitmesi hep ilgimi çekmiştir. Yaşam yolcuğunun en belirgin örneğidir sanki Istanbul’u yaşayanlara… Şıkışık zamanlarda, sıkışık mekanlardan kendimizi ayrıştırma, yetişme, yakalama ve bazen geçme güdülerine hep ipleri teslim ettiğimiz hızlı hareket ettiren bir şehir ve bu tempoda sürekli hızlanan bir girdabın ahengine kapılmışcasına aynı dairelerin etrafından dönerek birbirine eşlik eden İstanbullular…

 

Yaşamın öylece uluorta uzandığını gösteren bir işaret gibidir boğaz, zamansız, durumsuz, öylece orada, yaşamlarımızın orta yerinde tüm göz alıcı duruşu ile, durun diyen. Yaşam öylece duruyordu ve hiçbir telaşı ya da yarışı yoktu, başı da sonu da; nicel değildi aslında, görebildiğin, bilebildiğin, hatırladığın kadarıyla vardı. Öylece kıvrımlar halinde uzanıyordu…

 

Uzun yıllar deniz yoluyla geçtim boğazı günde iki kez… Sabahları bir uyanıştı boğazın suları, aydınlanma… Sanki denizin üstünden gitmiyordum da her sabah en derinlerine dalıyordum denizin. Boğazın derinliklerini Orhan Pamuk Kara Kitap’ta o denli canlandırarak ve denizin dibindeki her bir canlı cansız varlığı dillendirerek anlatmıştır ki, hep o cümleler canlanır içimde. Bazılarını birebir hatırlamıyorum ama o duyguları hatırlıyorum tıpkı yaşam gibi, yaşamdan kalan anılar ve duygulardı gerçek olanlar, boğazın derinlikleri de sonsuz bir gerçeklikti benim için. Kendi derinliklerime doğru yol almamda bana ışık tutan bir gerçeklik.

 

Akşamları dönüş yolculukları mevsime göre farklılık gösterirdi. Eğer mevsim kışsa ve soğuk, yağmurlu günlerde teknenin içine doluşmuşsak, o zamanlarda boğazla temas kuramıyorum, üzerinde, yanında ya da içinde olamıyordum. Boğazı geçiyordum sadece, hayatı hep geçtiğimiz gibi….

 

Eğer bahar zamanıysa, boğazda gün batımını yakalamak büyük bir ayrıcalıktı. Hayatın bir kaynağının içindesin, diğer yönünü de takiptesin. Doğumun ve sonluluğun bir işareti gibiydi ve sen nefes alabiliyordun bu işaretler içinde. Üstelik de en temiz yerinden, yaşamın sembolik kaynağı olan boğazdan.

 

Bir gece yine öyle bir bahar karanlığında eve dönüş yolundaydım, motorda. Kalabalıktık, herkes birbiriyle sohbet ediyordu ve ben öylece boğaza bakıyordum, bir de kendime…

 

Derken ani bir hareket oldu sanki, boğazın baktığım tam ters yönünü görüyordum. Ne oluyor böyle derken teknenin kendi etrafında hızlıca döndüğünü fark ettim. Dört tur attık kendi etrafımızda.

Bir sorun var bu çok netti ama önemli değildi, nasılsa çözerlerdi.

Derken bir gemi düdüğünün öttüğünü duydum, giderek hızlanıyordu ses ve yakınlaşıyordu da.

Tekne ise öylece kıpırtısız duruyordu. Boğaz karanlıktı ve hiçbir şey görünmüyordu, derken insanların arka çıkışa doğru koştuğunu gördüm ve derken üstümüze doğru süren koca yük gemisinin cılız ışığını, öylece üstümüze geliyordu…

 

O an sadece kızımı düşündüm.

Kızım…

Diye sızladı içim, henüz çok küçüktü…

Bensiz yaşamın güzel olsun, sen başarırırsın tatlı kızım…

 

Derken geminin yavaş yavaş, boğazı yatay kesecek bir hatta dönmeye çalıştığını fark ettim ve koca gemi, hızlıca sadece 100 m mesafeden yanıbaşımızdan dönüp geçebilmişti.

 

Tekrar hayata dönüş…

 

Hayat bu kadardı aslında, İstanbul boğazında yaşadığın, hissettiğin an ve orada soluduğun nefes.  Sahip olduğumuz tek şey buydu yaşamda.

 

Küçük kızım, ona sahip değildim, o da bana sahip değildi maalesef, hepimiz bireysel yaşantılarımızda tektik. Yaşamlarımızın kesiştiği yerler vardı, birbirimizi doldurduğumuz, sınırlarımızı esnettiğimiz yerler ve bıraktığımız izler. Yaşam bir izler zincirinden ibaretti belki de…

 

Nedense bizler bunu bir sahip olma ve bir mülkiyet ile eşleştirmeye çalışıyoruz. Kızım var, eşim var, evim var, köpeğim var… Benimsin, seninim, hep bir mülkiyet, aidiyet demiyorum o başka bir boyut, mülkiyet ile yan yana konulamaz bir boyut.

 

Bunu böyle bir gemi çarpmadan az evvel, gemi çarpma tehlikesi geçtikten hemen sonra yaşıyoruz, oysa yaşam koca bir gemi gibi her an üzerimize sürmüyor mu?

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !